Pasajda 5

 


Pasajda 5


Ahmet abi bizim sitenin az buçuk kenarında, sote bir yerde bıraktı beni, söylediği gibi. Arabadan çıkarken montumun cebine bir şey sıkıştırdı. Ben bir an evvel eve gitmek için acele ediyordum, ne olduğuna bakmadım bile. Ama işi uzatmakta kararlı, kolumdan tutup çekti kendine doğru, 


“Bundan sonra arayınca telefonunu aç.”


“Bundan sonra beni arama abi…” diyordum ki lafımı bitiremeden, diğer elini suratıma doğru kaldırdı.


“Dur sakin abi ya, arama mesaj at diyecektim sadece.” 


Biri görücek rezil olucaz. Amına kodumun orospu çocuğu götveren kaportacısı, mahallenin ortasında vurmaya kalkıyor bana. Biri görse, hele babam… Elinden kurtulup, arkama bakmadan topukladım. Çok sinir oldum bu herife ya… Gerçi bu ilişkide götveren benim ama olsun. Artık küfretme özgürlüğüme de karışmayın bi zahmet…


Siteye girince kaç saattir kotumun cebinde unutulmuş duran telefonuma baktım. 6.45 olmuş saat. 6 tane de cevapsız arama var. Hepsi de canım annemden. Sabah kahvaltı etmeden, ona haber bile vermeden hayalet gibi evden çıktım. Deli olmuştur şimdi. Bugün az yedik ya, bir de evde yiyeceğiz… Azar diycektim yani:)


Kapıyı açar açmaz karşımdaydı annem. Öylesine sever ki beni, kapılarda karşılanırım. Kırmızı halı eksik, dikkatimden kaçmadı. Terliklerimi de ver bari, ama ben evde terlik giymem o ayrı mevzuu. 


“Nerdesin sen saatlerdir Berk. Telefonunu da açmıyorsun.” 


Çok dikkatli gözlerimin içine bakmaya başladı. Niye böyle bakıyor ki? Gözlerimde ki yeni parlamaya başlayan ışığı mı gördü acaba? 


“Sen yine içki mi içtin!!!” 


Off neyse ben de başka şeyler anladı zannettim. Nasıl anlayacaksa, korktum işte.


“Annecim, bir kere oldu, o da bir yıl önce. İçtiğim bira da bir tane. Biliyorsun okul bitti diye bütün sınıf sahilde bira içtik. Sen, yine mi, diyorsun. Sanki her gün içki içiyorum.” 


Ağzımı kokladı, inandı içki içmediğime. Umarım manda sütünün kokusunu almamıştır. 


“Ne bu suratının hali o zaman, bir değişiklik var sende.” Allahım ya, ayrıntıcı olacak günü buldu kadın. 


“Hiç sorma, paramın bittiğini unutmuşum. Kahvaltı da etmeden çıktım ya, bütün gün aç kaldım. Kimse de yoktu tanıdık, borç filan alıyım. Sadece açım ve yorgunum annecim. Bir an önce o muhteşem yemeklerinden verirsen bana, minnettar olurum sana!”


“Basket maçına gittin yine değil mi. Başkalarını seyredeceğine boş boş, sen de oynasana oğlum. Boyun da uzun, belki basketçi bile olursun.” 


Annem benim spor meraklısı olduğumu zannediyor sanırım. Üstelik spor yapacak kadar. Ben sadece basketi seyretmeyi seviyorum, anneciğim. Daha doğrusu basketçileri seyretmeyi seviyorum. Özellikle de Mert’i seyrediyorum. Ama merak etme, ben de spor yapıyorum. Benimkisi daha çok, yatak sporları. Milli bile oldum. Bu yaz Paris olimpiyatlarına gidiyoruz. Menajerim de ünlü kaportacı Ahmet abi. O yetiştiriyor beni.


Yediğim önümde, yemediğim arkamda. Çok iyi bakıyor bana. Neyse annem yemeği ısıttı da yedim. Açlıktan ölecektim zira. Babam evde yoktu allahtan. O varken bireysel takılamazsın evde. Kutsal akşam yemeği sofrası kurulmadan da, yemek yiyemezsin. Malum, İngiliz kraliyet ailesine mensubuz ya… Fenerin maçı varsa bu gün, arkadaşlarıyla kafa çekip maç seyrediyorlardır bir yerlerde. 


Yemekten sonra annem saldı beni, odama gitmeden aklıma geldi. Gidip montumun cebine baktım. Ahmet abi 100 dolar koymuş cebime. Oha, oldum, bu ne para lan. Mahmut pezevenginin açtığı yolda, artık tek başına ilerliyoruz. Parayı da istemeden de olsa aldığıma göre, resmen orospu oldum sayılır. 


Annem basketçi ol filan diyor ama ben yeni bir spor dalında ilerliyorum. Zaten ben öyle atlama zıplama işlerini pek beceremiyorum. Başkaları benim üzerimde atlayıp zıplıyorlar. Ben yatıp bacaklarımı açıyorum sadece. İnsan oğlu yaratıcı, sporda sınır tanımıyor…


Odama girdim, yatağıma uzandım. İlk iş Mert sosyal medyada ne âlemde diye telefonuma baktım. Pek bir hareket yok, eskiler yürürlükte. Onun için açtığım hesabıma baktım. Müjdeler olsun, sonunda Mert beni takibe almış!!! Hemen kalkıp odada zıplama hoplama şeklinde, şükür dansı icra ettim. 


Mert’i azdırmak için nasıl bir yaratıcı post hazırlamalıyım bunu düşünmem gerekiyor şimdi. Belki yapay zekaya bile başvurmak gerekebilir… Ancak o kadar yorgunum ki, Ahmet abinin eline beline sağlık… Mert’in basket videolarına ve fotolarına bakarken… Onun melek gibi güzel yüzü, pamuk prensesi uykuya daldırdı bile.


Gerçekten deliksiz, derin, dolu dolu on iki saat uyku çekmişim. Pazar sabahına yakışır, enerjik ve sevgi dolu bir şekilde uyandım. Bunu da yine Ahmet abinin yaptığı yaşam ve gençlik iğnesine borçluyum. Yataktan çıkmadan telefonumdan müzik dinleyerek kendimi ödüllendiriyordum ki, babam her zaman olduğu gibi destursuz odama daldı. Eski tarihlerde böyle yaptığı baskınlardan birinde, 31 çekerken yakalanıyordum kendisine nerdeyse…


“Hadi koçum fırından taze ekmek kap gel. Sucuklu yumurta da benden… Fırla, el yakmazsa ekmek, enseni yakarım!!! Biliyorsun zaten.” 


Evet çok iyi biliyorum. Elinin kürek gibi olduğunu da biliyorum. Sanırım dün fenerin maçı vardıysa, yenmişler. Babam neşe dolu. 


“Tamam babacım, kalkıyorum.” 


Bunu demezsen de ensene yersin şaplağı. Şimdi işin yoksa, anasının amındaki fırına kadar yürü bir ekmek almak için. Sitenin çıkışında market var ama ekmek ille fırından ve sıcak olacak. Enerjimi böyle gereksiz şeylere harcamak yerine Mert’in radarına girebilmek için fotoğraf çekimlerime başlamam gerekiyordu. Ama önemli bir sorunum var. Fotoda çıplaklık oranı ne olmalı? Bu yaşamsal konuda karar aşamasındayım hâlâ….


Kahvaltı ederken televizyonda dünkü maçın özetini seyredince, babam iyice kendinden geçti. Kahvaltı bitince de annemi gezmeye götürdü. Böylece evde yalnız kaldım. Hazır evde yalnızken, kendimi havaya sokmak için bilgisayarı açıp şöyle gaddar bir porno aradım. Bir kaç tane zevkime uygun yapım buldum. 


Bir saate yakın arka arkaya elim sikimde izledim hepsini. Son videonun son sahnesinde dehşet bir ağza attırma sanatı icra edilirken… Beynim uçtu, nerdeyse boşalıyordum… Pipimin ucunu sıktırıp, durdurdum tahliyeyi. Artık boş hayallere sperm harcamak anlamsız geliyor bana…


Çırılçıplak soyundum. Bir kaç selfi çektim ama beğenmedim. Telefonu bir yere koydum, on saniye sonra çekime ayarlayıp domalarak çekmeye karar verdim. Bu şekilde de epey çekim yaptım… Doğal sanat yeteneğim sayesinde, deneme yanılma yöntemiyle giderek yetkinleştim. En sonunda ışık, plan, sekans üçlemesinin cuk oturduğu, beğendiğim bir iş çıktı ortaya. 


Domalmıştım, popom hafif gölgede kalıyordu, kiraz tanesi memişlerime kadar görünüyordu vücudum alttan. Çükümü elimle tuttum, göstermedim. Onun konumuzla ilgisi yok, mesajı veriyordum böylece… Sadece küçük toplarım, incecik parlak bacaklarım ve en önemlisi deliğimin tam üstünde, ışıktan bir yıldız oluşturdum.


Bunu ancak usta fotoğrafçılar yapabilir. Biraz editleyip gönderdim fotoyu. Zaten tek takipçim Mert, hesabım da gizli olduğu için sadece o görecek. Ama yine de suratım görünmüyordu fotoda. Ne olur ne olmaz, homofobik biridir filan… Yayabilir fotoyu diye önlemimi aldım. Bu arada gönderinin altına da sanki bir milyon takipçim varmış gibi, 


“İlgilenen DM atsın lütfen” yazdım. 


Epey bekledim heyecanla, elimde telefon. Bi bok çıkmadı. Zaten gizli hesabına attığım takip isteğimi bile, epey sonra yanıtlamıştı. Sonra, beni takip etmesi de ayrıca günler sürdü. Sosyal medyaya her gün girmediği belli. Yine bekleyeceğiz gibi görünüyor. O benim gibi değil tabi, antremanları var, maçları var, kız arkadaşı var, bir sürü arkadaşı var… Var oğlu var. Siktirik sosyal medyayla uğraşacak zamanı mı var yiğidimin. 


Yarak yemeye başladıktan sonra, odaklanma problemimi yenmek, bana çok iyi geldi. Yaptığım sıradan şeylerden bile daha çok zevk alıyorum artık. İnsanları mutlu etmekten bile zevk almaya başladım. Ama en önemlisi ders çalışmayı çok sevmeye başladım. Notlarım bir çığ gibi katlanarak artıyor. Sınavlarda öğretmenler başımda duruyorlar, sanırım kopya çektiğimden şüpheleniyorlar. Ama zamanla ne akıl küpü ve çalışkan bir birey olduğumu anlayacaklardır.


Bu gazla akşama kadar ders çalıştım. Akşam yemeğinden sonra da bir iki bölüm dizi izleyip erkenden yattım. Annem, gizliden izler beni hep. Tam uyumak üzereyken kapımı aralayıp baktı, az ışıkta parlayan göz yaşlarını görüverdim. Bu yeni çalışkan ve sorumlu öğrenci halimden çok memnun olduğunu gösteriyor. Zira annem sevinince de üzülünce de ağlar. 


Pazartesi sabahı erkenden kalktım. Bütün hafta da böyle disiplinli yaşadım. Ama Mert’ten, onca emeklerle hazırlayıp attığım gönderiye hiç bir tepki gelmedi. Yine de moralimi bozmadım. Bu olmazsa başka bi plan bulurdum nasılsa. Çünkü bir şekilde Mert’in altına yatmak, ölmeden önce yapılacaklar listemde birinci sırada. Ama hep yaptığım bir şeyi bu hafta yapmadım. Yani Mert’in maçı var mı diye haftalık programa hiç bakmadım. 


Zira, bundan sonra onun maçalarına gitmem biraz zor. Çünkü geçen cumartesi Ahmet abinin dükkanında gördüğüm, Mert’in takımında oynayan çocuğun beni tanıması ve bana alaycı ve üstten bakışını unutamıyorum bir türlü. Ustasının bu tür işler çevirdiğini biliyorsa, beni sikmek için oraya getirdiğini de anlamıştır… Bunu herkesin içinde belli ederse? Bir skandala yol açmayalım:)


Onun hem sanayide çalışıp hem basket takımında oynaması ne iş onu da hala çözemedim. Cuma günü okul çıkışı eve dönerken bunları düşünüyordum ki, Ahmet abi mesaj attı. Neyse en azından, arama mesaj at, emrime uyuyor götveren orospu çocuğu..


“Ne yapıyorsun Berkcim.” yazmış. 


Eve gidene kadar bekledim. Ne yazmalıyım diye düşünmek için. Eve girip bir şeyler yedikten sonra cevap yazdım. 


“Okul kurs filan uğraşıyoruz abi.” Sanırım biraz soğuk bir cevap oldu. Hemen haşin ve kararlı bir cevap yazdı. 


“Yarın, geçen seni bıraktığım evinizin ordaki yerden saat 1 de alıcam.” 


Eviniz, yazınca ellerim titremeye başladı. Bir şey yazmadım. Aklımda o kadar çok Mert var ki… Neden bu kadar çok kafaya taktım Mert’i anlamıyorum. Onu nerdeyse iki yıldır takip ediyorum. Şimdi ne değişti de, illa Mert’e siktirecem kendimi moduna girdim. Sanırım bu da yarak yemeye başladıktan sonra, kendime olan güvenimin artmasıyla ilgili. O kadar erkeği memnun edebildiğime göre, aşık olduğum erkek neden olmasın? Havasına giriverdim. Ahmet abiyi unuttum yine, o unutmamış. 


“Berk niye cevap yazmıyorsun.” Acındırsam kendimi, acır mı bana. 


“Abi kızarsın diye korktum yazamadım. Hafta sonu full kurstayım. Hiç zamanım yok. Affet beni n’olur.” Acımadı da, affetmedi de… 


“Yarın saat 1 de orda ol yoksa istemediğim halde çok üzerim seni. Şimdi hemen, tamam, diye cevap yazmazsan, şimdi hemen de üzmeye başlayabilirim.” 


Adamın bana kızgınlığından dolayı, edebiyatı gelişti. Ne güzel mesajlar atmaya başladı hayvan. Benim adımı, evimin yerini nerden öğrendi bu herif. Üzerim seni, derken, beni üzmek için, ne yapmayı düşünüyor acaba? Ahmet abiden değil de, babamdan korkuyorum asıl. 


Geçenlerde babam, yeni aldığım skinny düşük bel kotu üzerimde görünce, ulan sen kız mısın ibne misin ne biçim kot bu!!! demişti. Ahmet abi benim adımı ve adresimi bulduğuna göre, babamın telefon numarasını da bulabilir. Ona bir mesaj atsa, oğlun ibne, filan diye… Babam eğrisini doğrusunu araştırmadan direk öldürür beni. Hem de döve döve, acılı bir süreç yaşatarak yani.


“Tamam Ahmet abi söylediğin gibi olsun. Artık okuldan atılırsam dükkanda iş verirsin bana. Maaşımı da dolar bazında alırım ona göre.” 


Yazdım sinirden ve korkudan ellerim titreyerek. Ama kendi çapımda, lafımı koydum. Espri yapma özgürlüğümü de kimse elimden alamaz. Cevap olarak, 


“Dükkân senin” yazdı. 


O da kendince espri yapıyor. Dersimi çalışıp, gece geç yattım bu defa. Ders çalışmak bana iyi geliyor, nedense artık.


Cumartesi, öğlen 1 de Ahmet abinin dediği, yani beni bıraktığı yere gittim. Arabaya binerken, beni biri görecek görecek diye de ödüm bokuma karışıyor bu arada. Havalı siyah bir mercedes minivan selektör yaptı. Yaklaşıp baktım ama direksiyonda genç biri oturuyordu. Ortadaki büyük kapı, otomatik açıldı. Ahmet abi içerdeydi. Elini kaldırıp iki parmağıyla gel işareti yaptı. Köpeğini çağırıyor sanki andaval. Girdim araca. İçerisi çok lüks döşenmişti. Koltuklar deri, büyük ekran televizyon, içki dolabı, buzdolabı, ne ararsan var. 


Biner binmez kapı kapandı, şöför topukladı, Ahmet abi kucağına çekti beni. Dudaklarıma yapıştı, dilini boğazıma sokacak nerdeyse. Arabayı süren heriften utandım. Kısık sesle,


“Abi yavaş dükkana gidince yaparız. Şöför var.” dedim. Güldü, 


“Bugün dükkana gitmeyeceğiz. Arabayı süren, yabancı değil benim yanımda çalışıyor, çekinmene gerek yok, alışkın böyle şeylere.”


Ahmet abi oturduğu koltuğun yanındaki panelde bulunan düğmelerden birine bastı. Şöför bölümü ile aramızdaki kısmı siyah bir cam ile kapattı. Oturduğumuz kısımdaki camlardan da, dışardan içerisi görünmediğinden, dünyadan izole olduk. Beni kucağından yere indirdi. Köpek eğitir gibi, eliyle tarif etti. Dizlerimin üzerinde oturdum koltuğun önüne. Pantolonunun önünü açtım. 


Dizlerine kadar indirdim pantolonunu. Külotunun üzerinden öpmeye başladım yarağını. Sabredemedi, külotu indiriverdi. Oysa ben pornolarda ki gibi yavaş bir giriş bölümü tasarlamıştım. Cahil halk sanattan ne anlar. 


İnikken bile sikinin tümünü ağzıma alamadım. Ucunu biberon gibi cork cork emmeye başladım. Anında kan hücum etti, dev boyutlarına ulaştı. Başına iyice tükürüp avucumun içiyle ovuşturdum, çelik gibi oldu yarak. 


“Özlemişim kız seni. Soyun bakıyım.”


Ben de, seni değil ama yarağını özlemişim, yalan yok, dedim, içimden tabii. Hemen soyundum. Bu defa, yine Mahmut abinin verdiği külotlardan kırmızı olanını giymiştim. Onu görünce çok hoşuna gitti.


“Külot kalsın.” deyip o da pantolonunu çıkardı. Araba çevre yoluna çıkmış son hız gidiyordu. 


“Gel kucağıma”


Yüzüm ona dönük göbeğine oturdum. Kılları popoma değince çok hoşuma gidiyor. Beni göğsüne yatırınca götüm kabak gibi açıldı. Eliyle tutup, yarağını popoma sürtüp vurmaya başladı. Sonra külotun arkasını yana sıyırdı. Deliğimi fırçalamaya başladı çelik gibi aletiyle. Kuru kuru, hart diye geçirirse patlatır götümü diye hemen ağzımdan avucuma tükürük attırıp, deliğime sürdüm. 


Kollarını iyice sardı bana sımsıkı, nefes zor alıyorum. Yarağının başı deliğime oturmuştu. Birden belini yükseltti, beni de aşağı itti… Haşırt diye geçirdi… Acı beynime kadar çıktı, ahhh diye bağırmışım farkında olmadan. Dibine kadar içimdeydi koca yarak. Kollarını gevşetmeden, belini oynatarak sikmeye başladı. Öyle bir bastırıyor ki beni kendine pipim göbeğindeki kıllarla benim aramda sıkıştı. On beş dakikadır filan sikiyordu beni ve çok zevk alıyordum.


Sikilmeye başlamadan önce hemen her gün 31 çekerdim. Ama artık zevk vermiyor kendi kendine yapmak. Geçen cumartesi Ahmet abinin dükkanında, yataktan yere kadar rekor fışkırmayla boşaldığımdan beri attırmamıştım. O yüzden toplarım ağzıma kadar doluydu.


Bir taraftan kol gibi yarak beni sikerken, bir yandan pipimin yün yumağı gibi göbek kıllarında sıkışıp sürtünmesi, bir de sıktırdığı için sarılarak bana zor nefes alıyor olmak… Daha fazla dayanamadım, inleyerek faşır faşır boşalmaya başladım…


Ahmet abi gevşetti kollarını, ayırdı beni kendinden biraz… Karnına baktı, göbeği döl içindeydi. Parmaklarının ucuyla dölümün en yoğun kısmını aldı ve ağzına götürdü. Zevkten gözlerini kapatıp, ağzını şapırdatarak yuttu. 


“Orospu çocuğu, hoşaf gibiymiş dölün çok güzel” deyip içimden çıkmadan kucaklayıp koltuğa yatırdı sırt üstü. Bacaklarımı kaldırdı iyice. Dölümün verdiği enerjiyle olsa gerek:) Sertçe pompalamaya başladı… 


Amcık ağızlı herif, arada derede yine anneme giydirdi. Epeyce uzun süre vurdura vurdura sikti beni. Yarak yemeyi gerçekten özlemişim. Boşaldığım için pipim düğme gibi kalmıştı ama ben çok zevk alıyordum. Son bir vuruş yapıp sarıldı bana sımsıkı… Boşalıyordu sanırım, içim ısındı… Üstüme yığılmış kalmıştı, hâlâ da içimdeydi. 


“Kız senin amcığın kadar zevk veren olmadı bu güne kadar bana…”


Yandan kâğıt havlu aldı. İçimden çıkarır çıkarmaz sikini, buruşturduğu kâğıt havluyu tıkadı deliğime. Malum erkekler arabalarına, evlerinden daha titiz davranırlar. Kalkıp baktım Körfez, İzmit tabelaları filan var etrafta. Sikile sikile, İzmit’e kadar gelmişiz. Şehrin içine girdik. Ahmet abi hızla giyindi, ben de giyindim. Şöför kısmıyla aramızdaki siyah camı açtı. 


“Servet oğlum beni her zamanki yerde indir. Pazar akşamı gelirsin almaya. Berk’i de aldığımız yere bırakırsın” dedi ve indi arabadan. Servet dediği kişi, 


“Gel yanıma otur” deyip kapıyı açtı. İnip arabadan öne geçip, yanına oturdum. 


“Ben Servet” dedi elini uzatıp. Baya genç ve yakışıklıydı. Sanırım 20 yaşlarında falandı. 


“Ben de Berk.” 


“Memnun oldum, çok tatlısın.” Yiyecek gibi de bakmaya başladı. Sonra bastı gaza, İstanbul’a dönmek için çevre yoluna çıktık… 


“Sen Ahmet abinin dükkanda mı çalışıyorsun abi.” 


“Evet.” 


“Geçen hafta Ahmet abi beni dükkana götürmüştü, orda birini gördüm tanıdık geldi ama emin olamadım.” 


“Nerden tanıyordun ki?” 


“Basketçiydi benim gördüğüm, maçını seyretmiştim ama aynı kişi mi emin olamadım.” 


“Ha sen bizim Ersin’i görmüşsün, altyapıda basket oynuyor.” Şimdi esas merak ettiğim şeyi sormalıydım. 


“Abi hem sanayide çalışıp hem basket nasıl oynuyor ki, benim bildiğim o kulüp okulda okumayanları altyapı takımına almıyor.”


“Ersin okuyor zaten, ama meslek lisesinde. Yeni kanun mu ne çıkmış, bunlar haftada bir kaç gün okula gidiyorlar aynı zamanda da okulun yönlendirdiği bir iş yerinde çalışıyorlar.” Sonra anlamlı anlamlı bana bakıp gülümsedi… 


“Bizim Ersin yakışıklı, uzun boylu, parlak çocuktur… Sen ona mı düştün yoksa.” 


“Onun takımında oynayan birine aşığım da abi” deyiverdim… Bunu, niye söyledim bilmiyorum ama…



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sarı Şey 3 ~ bunun intikamını alacam ama

Liseden Üniversiteye 2 ~ ilk

Sarı Şey 1 ~ ben ata